Kullanıcı Değerlendirmesi: / 77
ZayıfEn iyi 

Necip Fazıl Kısakürek… 1905 – 1983 yılları arasında 78 yıllık bir ömür… Aslında çok da kısa bir ömür değildir 78 yıl… Ama birçoğumuz değil 78, 178 yılda bile yıla bile onun yaşadıklarını hayatımıza sığdıramayız, kavrayamayız onun içindekileri duyguları…  Çünkü şair şiirlerinde kimi zaman korkup bir köşeye saklanan küçük bir çocuk olmuştur kimi zaman her şeyden vazgeçebilecek kadar cesur bir kahraman… Necip Fazıl’ın şiirleri bu yüzden hep zıtlıklarla doludur… Eğer o bize kavuşmanın olduğunu anlatacaksa ayrılıktan bahseder… Eğer onun için bir mutluluk varsa bu derin acıların arkasında gizlidir… Eğer insan bir gün mutlu olacaksa onun bedelini ödemelidir… Belki en ağır belki en acı şekilde bir bedel ama mutluluk için değecek bir bedel! Şairliğim 12 yaşımda başladı. Bahanesi tuhaftır: annem hastanedeydi. Ziyaretine gitmiştim... Beyaz yatak örtüsünde, siyah kaplı, küçük eski bir defter... Bitişikte yatan veremli genç kızın şiirleri varmış defterde... Haberi veren annem, bir an gözlerimin içini tarayıp:

—Senin dedi; şair olmanı ne kadar isterdim.

Annemin dileği bana, içimde besleyip de on iki yaşıma kadar farkında olmadığım bir şey gibi göründü. Varlık hikmetimin ta kendisi... Gözlerim, hastane odasının penceresinde, savrulan kar ve uluyan rüzgâra karsı, içimden kararımı verdim:

—Şair olacağım!

Ve oldum.

İnsan, Allah’a anlamak ona ulaşmak için çeşitli yollardan geçer… Necip Fazıl’ın ona ulaşmak için seçtiği yol da şiirdir… Necip Fazıl şiiri şöyle tanımlar:

“Ben şiiri, her türlü hasis gayenin üstünde, doğrudan doğruya, kendi zat gayesinde –sanat için sanat- fakat kendi zat gayesinin sırrıyla da Allah’a ve Allah davasının topluluğuna, -cemiyet için sanat- bağlı kabul etmişim. (…) Biz şiiri iman için bilmişiz ve bu mihrak bilgiyi, her bilginin geçtiği bin bir yol ağzı biliyoruz.”

Necip Fazıl Çile adını verdiği kitabında şiiri böyle tanımlar… Biz hep Necip Fazıl’ı başkalarının cümleleriyle başkalarının tabirleriyle tanıdık. İlkokul kitaplarımızın arkasında yazan o iki paragraflık yazılarda bizlere tanıtıldı yazarlar. Yazarın şiirini bile kendimizce anlamamıza izin vermediler… Çünkü şiiri açıklayan hep öğretmenler oldu. Hiçbir zaman çocukların şiirden kendine çıkardıklarının doğru olabileceğini kabul etmediler… Eğer öğrenci, öğretmenin düşündüğünden farklı düşünüyorsa, öğrenci yanlıştı! Hep bize sorulan “Şair bu mısrada ne anlatmak istemiştir?” sorusuna hiç “Bana ne anlatmak istediğinden ben bu mısradan şunu anlıyorum!” diye cevap veremedik. İşte bu gün ben Necip Fazıl’ı kendi anladığım gibi anlatacağım… Onu size kendi şiirleriyle tanıyacağız bugün. Hayata onun penceresinden bakmaya çalışırken kendi penceremizi bulacağız belki de…

Necip Fazıl deyilince ilk akla gelen şiir belki de Kaldırımlar’dır… Biz o şiiri okurken Necip Fazıl’la o kaldırımlarda aynı adımları atar, aynı sigaradan içeriz…

 

Sokaktayım, kimsesiz bir sokak ortasında;

Yürüyorum, arkama bakmadan yürüyorum.

Yolumun karanlığa saplanan noktasında,

Sanki beni bekleyen bir hayal görüyorum.

Bana düşmez can vermek, yumuşak bir kucakta;

Ben bu kaldırımların emzirdiği çocuğum!

Aman sabah olmasın bu karanlık sokakta;

Bu karanlık sokakta bitmesin yolculuğum!

 

Necip Fazıl bu dizeleriyle bize karanlığı yani aslında yalnızlığı anlatmıştır. Hepimizin başına gelmiştir böyle bir olay… Belki sevgilimizle tartışmışızdır belki de ailemizin para göndermemesine bozulmuşuzdur. Elimizde bir sigarayla gecenin bir saatinde boş sokaklarda dolaşmaya başlamışızdır. O karanlık o kadar sahiplenir ki insanı, öyle zamanlarda sabahın gelmesini hiç istemeyiz. İşte Necip Fazıl’da böyle bir geceyi anlatmak için yazmıştır bu şiiri… Aslında onun için hiç gündüz olmamıştır belki de, çünkü hep içinde olduğunu bildiği ama ne olduğunu anlayamadığı bir amaç için yaşamıştır. İşte o karanlık gecelerde o kaldırımlarda belki de onu aramıştır. Gelecek yıllardaki o hayatını değiştirecek amacı biz bu şiirinde sezmekteyiz…

Tam otuz yıl diye başlar Necip Fazıl bu dizesine ve bu dizeler Necip Fazıl’ın otuz yıl sonra yıllardır aradığı şeyi bulduğunu bize anlatır…

 

Tam otuz yıl saatim işlemiş ben durmuşum;

Gökyüzünden habersiz, uçurtma uçurmuşum...

Şiirde Necip Fazıl zamanın işleyişine asla bir müdahale olamayacağını en usta şekilde dile getirmiştir. Aslında çok kapalı olan bu şiir bu durumu ifade etmede o kadar başarılıdır ki başka hiçbir şey bu durumu anlatamaz. Çünkü Necip Fazıl bu şiirde Allah’ı bulduğu anı anlatmıştır… O güne kadar yaşadıklarının hepsinin boşa olduğunu asıl amacın Ona ulaşmak olduğunu anlamıştır… Necip Fazıl bu şiirinde gecenin karanlığında boş kaldırımlarda aradığı amacını bulmuştur. Bundan sonraki hayatını hep o amaca ulaşmak için kullanacaktır. O amaca ulaşan tek yolun da aşktan geçtiğine inanır şair. İşte bu yüzden kimi zaman bir kadından kimi zaman bir karanlıktan bahseder ama amaç hep ona ulaşmaktır.

İşte Necip Fazıl girdiği bu yolda yaşadıklarının hepsine Çile der. Necip Fazıl’ın ona ulaşmak için yaşadıklarının kağıda yansımasıdır Çile şiiri… Bayağı uzun olan Çile şiirinin şu kıtasında az da olsa onun neler yaşadığını anlayabiliyoruz…

 

Ateşten zehrini tattım bu okun.

Bir anda kül etti can elmasımı.

Sanki burnum değdi burnuna(yok)un.

Kustum, öz ağzımdan kafatasımı.

 

Şairin yaşadıklarının bir fotoğrafı gibidir bu kıta… Çünkü içindeki o çelişkileri nasıl içinden atmak istediğini dile getirir bu mısralarda…

Necip Fazıl’ın bilinen şiirlerinden biri de Sakarya Türküsü’dür. Hepimizin çok yakından bildiği bir şiirdir bu. Çünkü her zaman duyarız bir yerlerden… Hatta bazı sloganlara bile konu olan bu şiirde Necip Fazıl, Sakarya Nehrini bir sembol olarak kullanmıştır. Evet, bu şiirde Sakarya nehri Türk Gençliğini temsil eder. Peki, şair neden bir nehri sembol olarak kullanmıştır? Doğa’da şiirlere konu olacak o kadar şey varken niye nehir? İşte bu sembol bize Necip Fazıl’ın aslında doğayla ne kadar iç içe olduğunu gösterir. Çünkü bir nehir ki önüne çıkan hiçbir engele takılmaz. Aksine karşısına çıkan her şeyi kendine katar ve yoluna devam eder. Hiçbir zaman değişen o olmaz o süreklidir devamlı akıp gider… Hiçbir şekilde onun akışı engellenemez. İşte bu özellikler aslında Türk gençliğinden beklenen özelliklerdir… İşte bu yüzden sembol nehirdir. Belki aklınızdan geçirmişsinizdir nehirlerin önüne kurulan barajlar nehri durdurur diye. Ama biliyor musunuz o bile engelleyemez nehrin akışını. Çünkü o barajların kapakları belli dönemlerde açılmazsa nehir taşar ve felaketlere sebep olur. İşte bu barajları da Türk Gençliğinin önüne koyulan dayatmalar olarak düşünebiliriz… Taşkınları ise Türk Gençliğinin dayatmalara karşı verdiği mücadeleleri, ihtilalleri, isyanları olarak anlayabiliriz. İşte bu yüzden nehir Türk Gençliği için yerinde bir semboldür.

Necip Fazıl’ın Beklenen şiiri ise hepimizin en az bir defa duyduğu ya da okuduğu bir şiirdir. Ben bu şiiri ilk kez bir hikayenin içinde okumuştum, okuduktan sonra kime ait olduğunu merak ettim ve araştırdım. Aslında Necip Fazıl’ı da ilk bu şiirle anladım ben. Hikaye şöyle gelişiyordu… Üniversiteli bir genç, voleybol takımında oynayan bir kıza platonik duygular beslemeye başlıyor… Kıza yakın olmak için devamlı onun etrafında dolaşıyordu. Bir gün gazetede Necip Fazıl’ın o içleri hasretle donduran dizeleriyle karşılaşıyor… Ve hemen bir kağıda yazıp onu genç kıza veriyor…

 

Ne hasta bekler sabahı,

Ne taze ölüyü mezar,

Ne de şeytan bir günahı,

Seni beklediğim kadar.

 

Kız bu şiiri okuduğunda henüz doğru zamanı yaşamadıklarını şu an başkasıyla birlikte olduğunu söyleyerek onu kibarca reddediyor… Bunun üzerine genç hiçbir şey söylemeden arkasını dönüyor ve gidiyor. Birkaç zaman sonra bir yerde o şiirin devamına rastlıyor ve hemen bir kağıda yazıyor… Kağıdı cüzdanının içine koyuyor ve bekleyişine devam ediyor. Aylar sonra kız ona gelip işte şimdi zaman doğru dediğinde genç cüzdanında eskiyen kağıdı ona uzatıyor ve kız onu okumaya başlamadan arkasına dönüp gidiyor…

 

Geçti istemem gelmeni,

Yokluğunda buldum seni;

Bırak vehmimle gölgeni,

Gelme, artık neye yarar?

 

Yaşadıklarını yazan yazar bu hikayedeki sonun acaba gerçekten istediği son mu yoksa şiirin etkisinde yaşadığı bir son mu olduğuna karar veremiyor. Geçen sene Necip Fazıl’ın ölüm yıldönümünde 25 Mayıs’ta Hıncal Uluç gazetedeki köşesinde tekrar bu hikayesini yayınlıyor. Ve Necip Fazıl’ın hayatında ne kadar önemli olduğuna değiniyor.

İşte Necip Fazıl için gerçek aşk sevgiliyi beklemekti çünkü o geldiğinde hiç onu beklerken olduğu kadar mutlu olamayacaktı. Bu şiirinde Necip Fazıl’ın aşk hakkındaki düşüncelerine tanık oluyoruz.

Necip Fazıl için aşk anlık bir şeydi… Bir gün dönemeçten bir kadın çıkar ve o ona hiçbir şey beklemeden âşık olurdu. Severdi sadece hiçbir şey beklemeden… Dönemeç şiirinde Necip Fazıl’ın böyle bir aşkına tanık oluyoruz…

 

Bir gündü, hava ılık

Ve cadde kalabalık

 

Bir kadın sapıverdi önümden dönemece;

Yalnız bir endam gördüm, arkasından, ipince.

Ve görmeden sevdiğim, işte bu kadın dedim,

Çarpıldım sendeledim.

 

Bir gündü mevsim bayat

Ve esnemekte hayat…

 

Dönemeçten bir tabut çıktı ve üç beş adam;

Yalnız bir ahenk sezdim, çerçevede bir endam.

Ve tabutta, incecik, o kadın var, anladım;

Bir köşede ağladım...

 

Köşeden dönen bir kadına şiir yazabilecek kadar aşıktı o. Yüzünü hiç görmediği belki ömrünün sonuna kadar da göremeyeceği bir kadındı. Sadece bir andı baktı ve aşık oldu. İşte aşkı böyle anlık ama derinden yaşayan biri Necip Fazıl… Ve bir anlığına bile hayatına konuk olan bir insanın ansızın hayatından çekip gitmesine üzülecek kadar masum sevebilen biri… Hayatının bir yerine bir şekilde değmişse bir insan onu unutmak asla mümkün değildir… Hele bu aşık olduğun bir kadınsa asla!

Aslında Necip Fazıl düşlediği aşkı hiçbir sevgilide bulamayacağını biliyordur. Çünkü sevgili ona ulaştığında onun beklediği sevgili olmayacaktır. Onun beklediği sevgili herkesten daha yüce daha farklı biridir. Etrafındaki kadınlarda gördüğü o aşk onun için sadece bir kıvılcımdır. Şiirlerindeki o kadınlar içindekini ateşleyecek bir kıvılcım olmuştur devamlı. Çünkü o sevgiliyi hayallerinde yaşattığı şekilde beklemiştir ve hayatına sokmaya çekinmiştir onları. Hayatına geldiklerinde onların gerçek yüzüyle karşılaşmaktan korkmuştur belki de… Kadınlar onun için kapalı bir kutudur. Hiçbir zaman o kutuyu açmayı istemez şair. Kutuyu dışardan seyredip, onun içindekini hayal etmek onu daha mutlu etmektir. Bilir ki kutu açıldığında o kadınların gerçek yüzünü görecektir… Bu hayatta da böyledir… Birini çok seversiniz hayatınızın o kişiden ibaret olduğunu düşünürsünüz… Ondan uzaktayken onun yanında olmak için dünyaları verirdim dersiniz ama onunla yan yana geldiğinizde bu mu dersiniz? İşte bizler genelde o kutuyu açmayı zorlayanlardanız… Belki Necip Fazıl’da bir kez o kutuyu açmayı denemiştir ve beklediğini bulamayınca da şunları söylemiştir…

 

Kadından kendisinde olmayanı isteriz;

Hasret yerinde kalır ve biz çekip gideriz...

 

Necip Fazıl şiirlerinde korkularından da sıklıkla bahsetmiştir… Onun için karanlık, korku, ölüm ve aşk vazgeçilmezdir. Çünkü o karanlık bir gecede sevgilisinin korkusundan ölmek istemiştir devamlı… Ölümü bilmesine rağmen ne zaman, nasıl geleceğini bilmemek korkutmuştur kimi zaman onu…

 

Büyük randevu... Bilsem nerede, saat kaçta?

Tabutun tahtası, bilsem hangi ağaçta?

 

Bazen ölümü kendince tanımlamıştır. Bir mezarın içindeymiş gibi yakın hissetmiştir kendini ölüme ve o mezardan onu anlatmıştır bize.

 

Yokluk, o donduran buz, o söndüren karanlık;

Büsbütün bilgisizlik ve tam bir unutkanlık...  

 

Toprağı her şeyi içine alabilen dipsiz bir kuyu olarak nitelemiştir. İnsan nasıl yaşarsa yaşasın bir gün oraya gidecek ve her şey bitecektir. Onun orda olması diğer insanlar için bir kurtuluş değildir. Çünkü onların da eninde sonunda geleceği tek yer orasındır. Oradan seslenir ölüme kimi zaman…

 

Ağzıma soğuk kurtlar dolacak, gözüme kum;

Dipsiz kuyu, sürdükçe zaman, sürecek uykum...

 

Hayatını değiştiren o amacı bulduktan sonra Allah’ı bilmeden yaşadığı o günleri aklına gelmektedir. Her fırsatta o günler için af dilemektedir Allah’tan…

 

Göz kaptırdığım renkten, kula verdiğim sesten,

Affet senden habersiz aldığım her nefesten...

 

Her şeyin zıtlarıyla var olduğu bu dünyada aslında ne kadar karanlığa ve geceye düşkün olsa bile hep bir yerlerden bir ışığın elbet geleceğinin farkındadır. Olan her şeyde bir hayır vardır ve olanların hepsi aslında gelecek iyi günler için ödenen bedeldir. Bu bedelin sonunda asıl mutluluğa ulaşılacaktır. Er ya da geç insan bu mutlu sonu görecektir bir gün. Bu şiirinde de bize Necip Fazıl zıt şeyleri bir arada yazarak mutluluğa ulaşmak için beklemek gerektiğini anlatmak istemiştir…

 

Ne görsem, ötesinde hasret çektiğim diyar;

Kavuşmak nasıl olmaz, mademki ayrılık var?

 

Ölüme o kadar yakındır ondan çok korkar ama ondan kaçmak istemez… Korka korka ölüme gider ama bazen yaşayamadıkları söyleyemedikleri içini acıtır. Tamam, ölüm var da ya zamanından erken gelirse diye geçirir aklından ve şunları söyler…

 

Ölecek miyim, tam da söyleyecek çağımda

Söylemedik cümlelerin hasreti dudağımda...

 

Yorumları Görmek ve Yeni Yorum Eklemek İçin Üye Olmalısınız Üye Olun ya da Giriş Yapın

Şu anda 2 konuk çevrimiçi
Bir şey mi aradınız?
Olur olmaz?